tiyatrom kardelen
PAYLAŞMAK GÜZELDİR  
  ANA SAYFA
  MÜZİĞİM
  TİYARO TARİHİ
  TİYATRO TERİMLERİ
  DİKSİYON EĞİTİMİ
  SES EFEKTLERI
  TİRATLAR
  => tiratlar2
  OYUN METİNLERİ
  TIYATRO KITAPLARI
  GELENEKSEL OYUNLAR
  ORTAOYUNU VE KARAGÖZ
  NASREDDİN HOCA
  BUNLARI BİLİYORMUSUNUZ
  PORTRELER
  EBRU SANATI
  EBRU SANATI VİDEOLARI
  USTA ELLER
  ATATÜRK'E GÖRE...
  YAZARLARDAN
  ŞİİRLER
  LÜTFEN OKU
  RESİMLER
  KELEBEĞİN KALBİ
  FİLM İZLE
  TUGRALAR
  2007-2008 SEZONU DT.OYUNLARI
  EN İYİ 10 TÜRK FİLMİ
  TİYATRO SİTELERİ
  ANA SAYFA HABERLERİ
  USTA TİYATROCULAR
  TÜRK HALK MÜZİĞİ ÇALGILARI
  NAMAZ VAKİTLERİ
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  ZİYARETÇİ SAYISI
  Gönül Dostları.. SİTENİZİ EKLEYİNİZ
  BANNERLERİMİZ
Ne yapsalar boş........................
göklerden gelen bir karar vardır
tiratlar2

 


Oyunun Adı:

Yazan: Nikolay V. Gogol

Çevirenler: Melih Cevdet Anday - Erol Güney

 

 

 

OSIP - Allah belasını versin.  Açlıktan geberiyorum.  Midem bomboş... karnım gur gur ötüp duruyor.  Ah bir eve dönsek!  Ne yapsam bilmem ki!  Piter'den* çıkalı iki ay oluyor.  Çapkın, yolda elindekini, avucundakini yedi, bitirdi.  Şimdi de süt dökmüş kedi gibi düşünüyor.  Bol bol yol paramız vardı.  Ama kendisini nasıl gösterecek?  (Taklit ederek)  "Hey!  Osip, git, bir oda tut, en güzel odayı tut.  En iyi tarafından yemek ısmarla.  Ben, öyle olur olmaz yemekleri yemem.  Bana yemeğin en iyisi gerek."  Önemli bir adam olsa ne ise, küçük bir kayıt memuru!  Önüne gelenle dost olur, sonra da başlar kumar oynamaya.  İşte sonu böyle oluyor.  Off... bıktım bu yaşamdan.  Vallahi, köy daha rahattı.  Orada kent yaşamı yoktur ama üzüntüsü de azdır...  Bir kadın alırsın, ondan sonra ömrün boyunca keka, ye böreği, yat aşağı.  Elbet doğrusunu söylemek gerekirse, Piter'de yaşamak çok güzel. Yalnız, iş parada... para olduktan sonra, günler daha ince, daha politikalı geçer.  Tilaturalar, dans eden köpekler, hepsi önünde... ne istersen var.  Herkes ince, nazik konuşur.  Daha nazik konuşanlar var, ama onlar soylular.  Bir pazara gidersin.  Satıcılar bağırır:  "Buyurun, bayım!"  Diyelim salda giderken bir memurun yanında bile oturursun.  Kibarlık görmek istiyorsan bir mağazaya git.  Orada emeklinin biri sana askerlikten açar.  Gökyüzündeki yıldızların neye yaradığını, ne olduklarını anlatır.  Onları sanki avucunun içi gibi öğrenirsin.  Bazen yaşlı bir subay karısı düşer... bazen de bir hizmetçi girer, ama bir içim su... öf... öf... öf!  (Güler, başını sallar.)  Hey canına yandığımın... ne muameledir o!  Hiç kaba bir sözcük işitilmez.  Herkes sana, siz der.  Yürümekten mi bıktın, atla bir arabaya, bey gibi kurul.  Parasını vermek istemiyorsan, onun da kolayı bulunur: Her evin iki kapısı vardır.  Birinden girer, ötekinden çıkarsın.  Şeytan bile bulamaz seni.  Yalnız, bu yaşamın kötü bir yanı var: Kimi zaman karnını güzelce doyurursun, kimi zaman da, işte bugünkü gibi açlıktan geberirsin.  Ama bütün suç onda.  Halimiz duman, başımız dertte yahu!  Babası para gönderiyor.  İnsan biraz tutumlu olur, değil mi?  Nerede... başlar hovardalığa.  Arabadan aşağı inmez, her gün tilatura için bilet al, bir hafta sonra ne görürsün?  Yeni frağını bitpazarına satmaya yolluyor!  Gömleğine varıncaya kadar sattığı oldu.  Üstünde bir ceketi, bir de kaputu kaldı.  Vallahi böyle.  Kumaşı da ne güzeldi ama!  İngiliz.  Bir frak 150 rubleye mal olur, ama bitpazarına götürdün mü, vere vere 20 ruble verirler.  Hele pantolon, yok pahasına gider.  Bu duruma düşmesinin nedeni de ne?  Aklı havada, ondan!  İşine gücüne gideceğine piyasaya çıkıyor, kumar oynuyor.  Ah, beyefendi bunu bir öğrenirse, vallahi, memurmuş, falanmış dinlemez, pantolonunu indirir, basar sopayı, bizimki de dört gün rahat oturamaz.  İnsan memursa, memurluğunu bilmeli.  İşte, şimdi de, otelci:  "Birikmiş borçlarınızı ödemezseniz, artık yemek vermem." dedi.  Peki, parayı veremezsek ne olacak?  (İç çeker.)  Ah Yarabbi, bir kaşık çorba olsa.  Vallahi bana öyle geliyor ki, şimdi bütün dünyayı yiyebilirim.  Kapıyı vuruyorlar...  O olmalı.  (Yataktan fırlar.)

 

 

*Petersburg

 

Oyunu Adı: Nemrut

Yazan: Gülşah Banda

 

 

 

NEMRUT - (Sinirli, çaresiz)  Yüceliğim, büyüklüğüm küçücük aciz bir Topal yüzünden tehlikededir.  Hissediyorum, yakınımda, sesini duyuyorum...  Soluk alışını duyuyorum çok yakınımda...  Benim olan toprakların üzerinde, beni yok etmek için çırpınıyor.

(Bağırır)  Topal!  Topal!  Çık ortaya...  Çık karşıma...  Alamayacaksın canımı bu bedenden...  Bu beden ebedidir...  Ölüm yoktur onun için...

(Çaresiz)  Lakin halkın kafasını çelmiştir.  Kullarım karşı durmaya çalışmıştır, onlara can veren Nemrut'a.  Ben düşemem babamın düştüğü gaflete...  Kolay değil Nemrut'un gücünü silmek, yok etmek, ayak altında ezmek.  Düzen yeniden kurulacak.  Topal'ın canı alınacak ve düzen yeniden Nemrut'un dilediği gibi olacak.  Başka kimsenin dilemeğe hakkı yoktur çünkü buralarda.  Hak benim...  Düzen benim...  Can benim...  Uzak dur iktidarımdan yarım adam, uzak dur!

(Hiddetle kapıya yeltenir, yardımcılarına seslenir.  1. ve 2. yardımcıları girer.)

Buraya gelin!  Buraya gelin!  Sakın kimse saraya sokulmasın.  Dışardan kimse, halktan kimse içeri alınmasın!  Demir odaya kimse yaklaştırılmasın!  Sarayın yakınından bile geçirilmesin kimse!  Şimdi çekilin karşımdan.  (Çıkarlar.)

Topal!  Topal!  Bulacağım seni!  Çocuk olmadan, çocuk doğmadan çıkmalısın huzuruma!  (Tahtına oturur)  Zaman geçiyor!  Zaman durmuyor!  Çık ortaya Topal!  (Bir an)  Ne yaparım ben böyle?  Demir bir odada kıskıvrak?  Kim sokmuştur beni bu hale?  Kimden korkarım ki çevirdim etrafını demir zırhla?  Yeni candan mı korkarım?  Yoksa Topal'dan mı?  Değil...  Kullarımdan mı?  Değil...  Ölümden mi?  Hayır!  Ölüm bana değil, kullarımadır.  Kullar ölür, Nemrut sağ kalır.

(Kafasını elleri arasına alır.)  Nemrut!  Ne yaparsın sen burada?  Nemrut!  Neden girdin bu demir sandığa?  Yoksa, Nemrut'un zulmünden mi korkarsın?  Ne dedim ben?  Kimedir Nemrut'un zulmü?  Bana mı?  Kim kapatmış beni buraya?  Nemrut mu?

Oyunun Adı: Sabahattin Ali

 

Yazan: Tuncer Cücenoğlu

 

 

 

SABAHATTİN ALİ -  (Sanki bir gazeteciyle söyleşir gibi)  Evlendiklerinde babam otuz,  annem ondört yaşındaymış..  Yani babam annemden onaltı yaş daha büyükmüş..  Ailenin ilk erkek çocuğu olarak Eğridere’de doğmuşum..   Çocuklara verilen adlar genellikle babaların siyasal eğilimlerini belirleyecek ipuçlarını da taşır içlerinde...  Adımı neden Sabahattin koymuş babam, biliyor musunuz?   Çünkü babam Prens Sabahattin’in düşüncelerine değer veren bir adamdı...  Onunla tanışmak onuruna sahip olduğunu söylerdi hep...  Diğer erkek kardeşimin adı da Fikret’tir...  O da babamın hayranlık duyduğu şair Tevfik Fikret’ten almıştır adını..  Yani babam edebiyatı  seven, özgür düşünceli bir subaydı..   Jön Türkleri tutardı..

O günün deyimiyle “Hürriyetçi”ydi..  Tevfik Fikret’in şiirlerini, özellikle “Sis” i

ezbere bilir, her yerde okurdu.. (Babası gibi )

Sarmış yine ufuklarını bir inatçı duman,

Bir ak karanlıktır gittikçe artan.

Baskısı altında silinmiş gibi cisimler,

Bir tozlu yoğunluktan oluşmuş gibi resimler,

Bir tozlu ve ürkünç yoğunluk ki bakışlar

Dikkatle giremez derinliğine, korkar!

Sana layık bu derin, karanlık örtü,

Layık bu örtünme sana, ey zulümler mülkü!..

Ey zulümler alanı, evet ey parlak sahne.

...

Ey sonu gelmeyen kuyruklu yalan,

Ey mahkemelerden durmadan sürülen hak;

Ey kuruntu ve kuşkuyla duygusunu yitiren,

Vicdanlara kadar uzanan meraklı kulak;

Ey dinlenme korkusuyla kilitlenmiş ağızlar...

Erdem ve utancın unutulmuş yüzü...

Korku yüküyle iki büklüm gezmeye alışmış koca ünlü toplum...

Ey önüne eğilmiş baş.. Alnı pak ama iğrenç.

Ey kimsesiz başıboş çocuklar...

İkiyüzlü gülüşler...

Örtün evet ey facia... Örtün evet ey kent;

Örtün ve sonsuza dek uyu, ey dünya orospusu...”

Serveti Fünun, Şahbal ve İçtihat gibi dergileri okurdu babam...  İlkokula gitmeden bir yıl önce bana okuma yazmayı öğrettiğinden beri, o dergilerin hemen bütün sayılarını biriktirdiğini görmüşümdür kitaplığında...  Müzikle de ilgilenirdi...  Mandolin ve flüt  çalardı.  Çok yönlü bir adamdı anlayacağınız...  Annem Hüsniye güzel ve  gösterişli  bir kadındı..  Giyimine düşkündü, süslenmeyi severdi..  Roman okurdu durmadan...  Ama kavga ederdi babamla hep...  Babama güler yüz göstermezdi hiç...  Nedenini anlayamadığım bir saldırganlık içindeydi babama karşı..  Sürekli olay çıkartırdı evde...  Küçük kardeşim Fikret’i benden daha çok severdi...  Şımartırdı onu...  Yedi yaşıma basınca İstanbul’da ilkokula başladım..  Ama ailem Çanakkale’ye gidince öğrenimim orada sürdü... Çanakkale’de boğazda bir ev kiralamıştı babam...  Ancak  Birinci Dünya Savaşı nedeniyle okul  ansızın kapanıverdi..  Çünkü öğretmen kalmamıştı okulda..  Pek uzun sürmedi bu durum, öbür subayların da yardımıyla yeniden açıldı okul.  Subaylar öğretmenlikleri paylaşmışlardı...  Okuldaki Türkçe dersini de babam veriyordu.  Babam her gece bir duble rakısını içer sonra yatağına yollanırken  Ben yatmaya gidiyorum Sabahattin” derdi kulağıma sessizce... “Annenin gene heyheyleri üstünde...” Gider yatardı...  Annem ve Fikret de erken yatarlardı...  Ben evimizin  balkonuna çıkar saatlerce oturur, boğazdaki duran ya da  çok az sayıda da  olsa geçmekte olan gemileri izlerdim hep...  Bir gece gene herkes uykuya çekildiğinde yatağımdan kalktım balkona çıktım..  İstanbul’a gidişi engellemek için ağızlarını boğaza bir yumruk gibi çeviren toplar gene öylece durmaktaydılar...  Bir karaltı gibiydi toplar..  Bizim güvenliğimizi koruduklarını söylerdi babam ama gene de korkutucuydular...   Ben ay ışığının altında beklemekte olan gemileri izlemeyi seçerdim daha çok..  Gene öyle yaptım..   O gemilerden birine bindiğimi ve çok uzaklara gittiğimi düşlüyordum...  Ama nedense bu tek başıma gidişe gönlüm razı olmuyor, babamın da benimle gelmesi gerektiğini düşünerek zenginleştiriyordum düşlerimi...  Ama annemi asla istemiyorum yanımızda!  Çünkü babamla hep kavga ediyor .. Fikret’i  de istemiyorum.  Fikret annemle kalsın...  Çünkü annem Fikret’i benden daha çok seviyor...  Birden yanımda Fikret’i gördüm...  Herhalde onu da uyku tutmamıştı... “Ben de durayım mı yanında” dedi.. “Peki” dedim... Sessizce oturdu yanıma...  Nefesini alıp verirken bile dikkatliydi...  Düşlerimin bozulmasına kızdığımı bilirdi...   Benimle birlikte o da izliyordu gemileri... 

(Birden aydınlanmaya başlar her yer..  Arkasından kararır...  Sonra  ıslık sesi gibi sesler... Daha sonra silah ve bomba sesleri...  Sanki yaşamaktadır anlattıklarını..)

Fikret hemen sarıldı elime...  Nasıl da titriyor zavallıcık...  Korkuyla açılmış gözleri... Anlamaya çalışıyor gibiydi olanları...  Ben de ona sarılıyorum...  Öylece kaldık... Eylemsiz, bekliyoruz...  Gemilerin yanına yöresine bombalar düşmeye başladı...  Denize düşen bombaların ardından, denizden beyaz minare gibi su sütunları yükseliyor gökyüzüne...  Gemiler kaçmaya çalışıyor...  Bir gemi isabet aldı! 

(Birden bir uğultu kopar gökyüzünden..)

Uçaklar geliyor...  Aman allahım babam nerde?  Neden gelip de kurtarmıyor bizi?

İsabet alan gemiden insanlar atlıyor denize...  Sahile yüzerek kurtarmaya çalışıyorlar kendilerini...  Fikret iyice sarılmış bana...  Yalnızca titriyor...  Buna titreme denmez aslında... Zangır zangır sallanıyor...  Önce babam, ardından annem geldi koşarak yanımıza...  Annem Fikret’i yakaladı elinden... Babam da beni...  Kucaklarına aldılar bizi...  Sokağa çıkıyoruz... İnsanlar kaçışıyor yaylı arabalara binerek...  Kenti terk ediyorlar...  Bir yaylıya da biz biniyoruz...  Annem gene babamı suçluyor: “Battaniyeleri unuttun!”  Babam hiçbir şey söylemeden yeniden dönüyor eve...  Biraz sonra elinde battaniyelerle geliyor..

Çılgın gibi kaçışan insanlarla birlikte kentten epeyce  uzaklaşıyoruz...  Artık sesler çok uzaklardan geliyor...   Biraz sonra da duyulmaz oluyor sesler...  Fikret: “Ü....ü....üü...şü...yo...rum..” diyor anneme...  İşte o gece kekeme oldu Fikret... 

Babam da  birkaç ay sonra  istifa etti...  Çünkü kalp hastasıydı artık...  Annemin histeri krizleri de  iyice artmıştı...  İçlerinde en sağlamı bendim...  Babam bir gün:

Artık bu koşullarda bu  kentte kalamayız..Bu bombardımanın durması mümkün değil...İzmir’e gidiyoruz..” dedi.

 

Oyunun Adı: Satıcının Ölümü

Yazan: Arthur Miller

Çeviren: Orhan Burian

 

 

 

BIFF - Okulda altı yedi yıl geçirdim; tek, içimde bir heves uyansın diye.  Acentelerde katiplik, seyyar satıcılık, nasıl olursa olsun bir iş bence iyi idi.  Oysa öyle yaşamak, yaşamak değilmiş.  Sıcak yaz sabahları yer altı trenlerine tıkılmak, ömrün olduğu kadar senet kaydetmek, telefona cevap vermek ya da alıp satmak.  Açık havaya çıkıp gömleğini atarak oturmak dururken yılın elli haftasını, iki haftalık tatil uğruna, işkence ile geçirmek.  Yanındaki arkadaşlarının bir üstüne geçmekten başka bir şey düşünmemek:  İşte, geleceğini güvence altına almak böyle yapmakla oluyor.  (Heyecanı artmaktadır.)  Savaştan önce evden ayrılalı beri yirmi otuz iş değiştirdim.  Happy, hepsi de sonunda aynı çıkıyor.  Bunun farkına ancak son zamanlarda vardım.  Nebraska'da sürücülük ettiğim sırada, ondan önce Arizona'da, son kez de Teksas'da.  Bu kez onun için eve geldim; galiba bunun farkına vardım da geldim.  Son çalıştığım çiftlik var ya, şimdi orda bahardır.  On beş kadar tayları olacaktı.  Biliyor musun, anasıyla yavru tay kadar iç açan, göze hoş görünen manzara azdır.  Hem şimdi oralar ılıktır da.  Teksas şimdi ılıktır, bahar içindedir.  Benim bulunduğum yerde de ne zaman bahar olsa içimden doğru bir şey depreşir.  "Bir baltaya sap olamıyorum," derim; "Ben ne halt ediyorum, haftada yirmi sekiz dolarla yetinip atlarla vaktimi öldürüyorum.  Otuz dördüne geldim, kişi ev bark edinmeli vakitken."  İşte, öyle zamanlarda koşup eve geliyorum.  Ama şimdi buradayım ya, ne yapıp edeceğimi kestiremiyorum.  (Biraz durduktan sonra.)  Eskiden beri yaşamımı boşa harcamamak baş düşüncemdi.  Ama buraya her dönüşte yaşamımı boşa harcamaktan başka bir şey yapmadığımı anlıyorum.

Vanya Dayı


Oyunu Adı:

Yazan: Anton Çehov

Çeviren: Ataol Behramoğlu

 

 

 

SONYA - Ne yapabiliriz?  Yaşamak gerek!  (Bir sessizlik)  Yaşayacağız Vanya Dayı.  Çok uzun günlet, boğucu akşamlar geçireceğiz.  Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız.  Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz.  Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orada, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz...  Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz...  İnanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbimle, tutkuyla inanıyorum...  (Voynitski'nin önünde diz çöker ve başını onun avuçlarına koyar.  Yorgun bir sesle tekrar eder.)  Dinleneceğiz!  Dinleneceğiz!  Melekleri dinleyeceğiz, elmaslar gibi yıldızlarla kaplı gökleri göreceğiz.  Dünyanın tüm kötülüklerinin, tüm acılarımızın, dünyayı baştan başa kaplayacak olan merhametin önünde silinip gittiğini göreceğiz ve hayatımız bir okşayış gibi dingin, yumuşak, tatlı olacak.  İnanıyorum, inanıyorum buna.  (Dayısının gözyaşlarını mendiliyle kurular.)  Zavallı, zavallı Vanya Dayı, ağlıyorsun...  (Gözyaşları arasından)  Hayatında mutluluğu tadamadın, ama bekle Vanya Dayı, bekle...  Dinleneceğiz....  (Kucaklar onu.)  Dinleneceğiz!  Dinleneceğiz!

Yangın Yerinde Orkideler


Oyunu Adı:

Yazan: Memet Baydur

    

 

 

NURİ –  Bir kere Zonguldak'a gitmiştim, yıllarca önce...  Karanlıktı abicim...  (Sessizlik.)  Kömür madenlerinde çalışıyordum o zamanlar...  Grizu patlar, herkes ölür, geriye kalanlar çalışmaya devam eder, yine grizu patlar, yine herkes ölür... geriye kalanlar çalışmaya devam eder...  Ama bir gün geldi ki.. kravatın icadını açıkladım abicim.  Kravat abicim.. boyunbağı.. hani "kravatsız girlmez" derler ya.. işte oradaki kravat..  (Bir elinde tabanca, öbüründe Dom Perignon)  Madendeydik abicim.. ineli on saat olmuştu...  Hepimiz öksürüyorduk...  Birisi başlıyordu kısa bir öksürük solosu geçmeye.. derken bir diğeri katılıyordu.. derken bir üçüncü, dördüncü derken onlarca, yüzlerce, binlerce insan öksürmeye başlıyordu...  Senfoni gibi!  Feci bir durum abicim.. bildiğin gibi değil.. orada.. o gün aklıma geldi abicim...  Kravat abicim.. boyunbağının icadını icat ettim orada, yerin yedi kat dibinde...  Şöyle dedim kendi kendime:  Uygar insan öksürmez.  Doğrudur ha, kaç yüz kere gözlemiştim, o herifler hiç öksürmüyordu.. karıları da öksürmüyordu, çocukları da...  Çünkü uygardılar...  Neden uygardılar abicim ve biz neden uygar değildik ve ha babam öksürüyorduk?  Ha?  Sorarım size ulan dedim kendime içimden bağırarak!  Biz neden öksürüyorduk durup dururken?!  Dokuzuncu koridorda bir patlama oldu abicim.. ben bunları düşünürken...  Bütün galeri çökmüş.. ertesi gün öğrendim...  44 ölü.. yaralı filan yok.. zaten o meslekte ya ölürsün.. ya da yaşarsın.. ikisini de öksürerek yaparsın ama.. ama.. neden, neden, neden öksürüyorduk acaba?  (Sessizlik.)  Uygar değildik.  Neden uygar değildik?  Kravat takmıyorduk çünkü!  (Sessizlik.)  Anlaman gerekiyor abicim, kravatlar öksürmez.   Bak anlatayım sana!  Yıllarca.. yüzyıllarca önce.. kravatın icadından epey önce.. kömüre ihtiyaç duyan bazı insanlar.. bazı ince insanlar, boğazlarına kömür tozu kaçmasın diye boyunlarına bez parçaları bağlamaya başladılar!  Basit bir eylemdi bu ama koskoca bir tekstil, mensucat sanayi doğdu bu gereksinimden!  (Sessizlik.)  Bez parçaları pahalıydı.. yerin yedi kat dibinde kendi ciğerini tükürmek ucuzdu.. dolayısıyla herkes boynuna dolayamıyordu şu medeniyet yularını!  Kravat takabilenler.. yeryüzüne çıktılar.. takamayanlar.. yeraltında kaldılar...  O gün orada bunu açıkladım herkese...  Kravat, kömür tozları boğazınıza kaçmasın diye icat edilmiş ve son derece uygar bir alettir.  İşime son verdiler abicim.  Ben de buraya döndüm...  Yine...  Kravatın İcadı ve Muhtelif Kullanılışı diye bir kitap yazdım.  Yazmak istedim yani...  Heh heh heh.. kağıt kalem zor bulunuyor buralarda.. kravat gibi namussuzum!  (Sessizlik.)  İşte böyle!  (Sessizlik. Birbirlerine bakarlar bir an.  Sonra Nuri önüne bakar hüzünlü.)  Kravat.. kömür madenlerinde icat edilmiştir.

 




ANA SAYFAYA DÖN

sayfanın devamı
WWW.SUFLOR.TR.GG


Müfettiş
MİHMANDAR  
 


 
Reklam  
   
 
 
 
14.11.2007 tarhinden bu güne kadar 129748 ziyaretçi (359268 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=



   En iyi 10 türk filmi  -  2007-2008 sezonu D.T. Oyunları  -  canlı film izle  -  Oyun Metinleri  -  Tiyatro terimleri  -  Kelebeğin Kalbi  -  Tiyatro Siteleri 

 Ana Sayfa Haberleri  -  Usta Tiyatrocular  -  SİTENİ EKLE  -  Banner ekle  -  Sayaç  -  Namaz Vakitleri 

SUFLOR Bir Kültür ve Sanat Sitesidir  ______________________________ Copyright © SUFLOR.TR.GG - Telif Hakları Adnan KUŞ.' a Aittir.________________________________ 14 / KASIM / 2007


Bir kişinin veya bir eserin bu sitede bulunması, bu siteyi hazırlayanların bu kişiyi desteklediği anlamına gelmez. Bu sitenin amacı bu eserleri kullanıcılarının değerlendirmesine sunabilmektir. Sahibinin herhangi bir isteği olursa, eser siteden derhal kaldırılacaktır.