tiyatrom kardelen
PAYLAŞMAK GÜZELDİR  
  ANA SAYFA
  MÜZİĞİM
  TİYARO TARİHİ
  TİYATRO TERİMLERİ
  DİKSİYON EĞİTİMİ
  SES EFEKTLERI
  TİRATLAR
  OYUN METİNLERİ
  TIYATRO KITAPLARI
  GELENEKSEL OYUNLAR
  ORTAOYUNU VE KARAGÖZ
  NASREDDİN HOCA
  => nasreddin hoca 2
  => nasreddin hoca 3
  => nasreddin hoca 4
  => nasreddin hoca 5
  BUNLARI BİLİYORMUSUNUZ
  PORTRELER
  EBRU SANATI
  EBRU SANATI VİDEOLARI
  USTA ELLER
  ATATÜRK'E GÖRE...
  YAZARLARDAN
  ŞİİRLER
  LÜTFEN OKU
  RESİMLER
  KELEBEĞİN KALBİ
  FİLM İZLE
  TUGRALAR
  2007-2008 SEZONU DT.OYUNLARI
  EN İYİ 10 TÜRK FİLMİ
  TİYATRO SİTELERİ
  ANA SAYFA HABERLERİ
  USTA TİYATROCULAR
  TÜRK HALK MÜZİĞİ ÇALGILARI
  NAMAZ VAKİTLERİ
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  ZİYARETÇİ SAYISI
  Gönül Dostları.. SİTENİZİ EKLEYİNİZ
  BANNERLERİMİZ
Ne yapsalar boş........................
göklerden gelen bir karar vardır
nasreddin hoca 5

HUKUKÇU OLARAK NASREDDİN HOCA

 

Nasreddin Hoca, medrese öğretimi gördükten sonra mahkemelerde kadılık(hâkimlik) görevi de yapmıştır. Dolayısıyla onun din adamı, bili adamı, mizah adamı yönü yanında hukukçu bir kimliği de vardır. Zaten fıkralarında mahkeme, kadı, davalı-davacı, şahit kavramları bu yüzden sıkça geçmektedir.

          Nasreddin Hoca, bir hukukçu sıfatıyla yeni içtihatlar peşinde koşan biri değildir. Daha çok mevcut hükümleri uygulayan biridir. Bunu yaparken de yine diğer konularda olduğu gibi basit bir dili ve anlatımı tercih etmiştir. Ayrıca, Hoca’nın hukuki uygulamalarında yine onun müthiş zekâsı, şahsiyet özellikleri, mizahi ve hikemi yönü ağır basmaktadır.

         Şimdi kimi fıkralar eşliğinde Hoca’nın bu yönünü görmeye çalışalım: Mesela; Hoca, mahkemelerde hâkimlik yaparken kurallara göre hüküm vermeden önce vereceği hükmün adil olması için önce kendini davalı ve davacının yerine koymaktadır. Bu fıkraya onun bu tutumunun bir örneğidir: Hoca kadılık yaparken yanına iki adam getirirler. Davacı, diğer adamın kulağını ısırdığını ve cezalandırılması ister. Diğeri inkâr eder, aramın kendi kulağının kendisinin ısırdığını söyler. Hoca, onlara “Biraz bekleyin” diyerek içerir girer ve kendi kulağını ısırmaya çalışır. Bu esnada arka üstü düşer ve başı yarılır ve kanar. Hoca, başını bir bezle sararak adamların yanına gelir. Davacı “Hoca Efendi, insaf ediniz” der. “Hiç insan kendi kulağını ısırabilir mi? “Hoca, başındaki sargıyı göstererek “Hayır ısıramaz ısırayım derken arka üstü düşer ve başı yarılır.” Der ve kararı bu kişisel deneye göre verir ve böylece bir kadı’nın gözlemci ve araştırmacı olmasının önemini vurgular.

         Hocanın hukuki meselelere kişisel çıkarlarını karıştıranlara da bir eleştirisi vardır: Şu fıkrasında bunu görebiliriz: Hoca kadılığı sırasında birisi yanına gelip “Efendi” demiş, “Kırda sığır yayılırken bir alaca inek_sanırım sizinki- bizim ineği karnından boğazlayıp öldürdü. Buna ne gerekir?” diye sorar. Hoca, “Bunda sahibinin kabahati yok, hayvandan kan davası alınmaz” der. Adam, “Yok yanlış söyledim bizim inek sizinkini öldürdü” deyince Hoca, “ O zaman iş çatallaştı” der ve elini kitaba uzatarak “Bakalım” der “ Bizim kara kaplı bu konuda ne diyor?”

        Hukuk adamlarının Rüşvet alma sorunu Hocanın en çok üzerinde durduğu meselelerdendir. Hoca, bu konuda çok acımasızdır. Rüşvetçi kadılara sonunda rezil edecek mizansenler hazırlar. Şu fıkraya bakalım: Hoca zamanında rüşvetçi bir kadı varmış. Hoca’nın bir ilam işi olur. Ne yaptıysa kadı’ya bunu yaptıramaz. Nihayet ona içi bal dolu bir çömlek hediye ederek ilamı tasdik ettirir. Kadı, birkaç gün sonra, kepçeyi bal çömleğine daldırır. Fakat altından bal yerine balçık çıkar. Öfkelenir ve Hoca’ya adam göndererek “İlamın tasdikinde bir yanlışlık olmuş. Versin de düzeltelim” der. Hoca da “Bozukluk ilamda değil sizin kadı’nın akidesindedir. Bizim ilamı maiyetindeki memurlar doğru hazırlamışlar. Cenab-ı Hak, kadı’yı ıslah etsin” der.

         Yalancı şahitlik hukukta çok ciddi bir sorundur. Hoca’nın bu meseleye de değindiğini görürüz: Bir gün Hoca’yı gafil avlayıp yalancı şahitlikte bulunsun diye mahkemeye götürürler. Hoca’yı götüren adam hasmından buğday dava etmektedir. Mahkemede Hoca, “Bu adamın buğday alacağı vardır” diyeceği yerde “arpa alacağı vardır” der. Davacı “Hoca, ne yaptın sen, buğday diyecektin” deyince “Behey cahiller! Yalan olduktan sonra ne fark eden ha arpa olmuş ha buğday” şeklinde cevap verir..

Mahkemelerin önemli bir sorunu da gereksiz davlardır. Hoca bu konuda da duyarlıdır. Hoca’nın kadı’lık yaptığı günlerde mahkemeye iki adam gelir. Biri ötekini göstererek “Bu adam sırtına odun yüklenmiş geliyordu. Ayağı takıldı, düştü, odunlar döküldü. Onları sırtına yüklememi istedi. Bunun için bana ne vereceksin, dedim. “hiç” dedi. Şimdi hakkımı istiyorum. Hoca “Haklısın” diyerek oturduğu minderin üzerindeki seccadeyi gösterir. “Şu seccadenin köşesini kaldır… Bak bakalım ne var orada. Adam bakar ve “hiç” diye cevap verir. “Onu al git der Hoca. Böylece hakkını almış oldun.”

       Yargıda en önemli sorunlardan biri asıl suçluyu bulabilmek ve hak ettiği cezayı yasalara göre verebilmektir. Hoca, hukukun bu çok önemli ilkesini daha o yüzyılda bilip uygulamaktadır. Hoca, tarlada çift sürerken buzağıya bir at sineği musallat olur. Hayvan sinekten kurtulmak için öteye beriye koşmaya, önüne gelini yıkıp devirmeye başları. Tarlayı harap bir hale getirir. Hoca, bu durum karşısında eline bir sopa alır ve buzağıyı değil öküzü dövmeye başlar. Bu olaya tanık olanlar “Hoca, öküzün bunda ne suçu var?” dediklerinde ise “Suç öküzde, o öğretmemiş olsaydı daha dünkü buzağı bu kadar marifeti ne bilecekti?” der. Böylece sadece görünüşte suçlu olana takılıp kalmaz.  Suçun asıl sahibini, insanı suça teşvik edenleri, azmettiricileri dikkate almak gerekmektedir.

        Görüldüğü gibi Hoca, İslâmın hukuk kurallarının uygulanmasında son derece titizdir. Haklının hakkını mutlaka almasını, hâkimlerin doğru ve adil karar vermelerini, yalancı şahitliğin doğuracağı sonuçları, rüşvet olayını ve benzer hukuk sorunlarını kendine özgü mizahi anlayışla kıyasıya eleştirir.

 

 

EĞİTİMCİ OLARAK NASREDDİN HOCA

 

Nasreddin Hoca, aynı zamanda bir eğitimcidir. Üstelik onun eğitimciliği sadece medrese ve oradaki talebelerle sınırlı kalmaz. Onun eğitimciliği toplumla da ilgilidir. Toplum içerisinde de yanlış bulduğu her şeyi eleştirmekten, işin doğrusunu göstermekten geri kalmaz. Tabi bunu yaparken yine hukuk konusunda olduğu gibi eğitim konusunda da yeni nazariyeler peşinde değildir. Devrinde geçerli olan eğitimin temel amaçlarının fert ve toplumda yansıma biçimleri üzerinde durur. Eğitimde psikolojiyi, insan ve toplum gerçeğini çok önemser ve eğitimle insan hayat arasında sürekli ilişkiler kurur. Soyut bir alanda kalmaz.

Hoca, bir eğitimci olarak fert ve toplum eğitiminde belli ilkelerin sahibi bir insandır. Bu ilkelere göre insanları eğitirken kendine özgü yöntemleri de vardır. Hoca, özellikle bu yönü bugünün eğitimcileri için de çok zengin bilgiler içermektedir.

Hoca, eğitimde herkesi aynı düzlemde düşünmez. Ferdi farklılıkları dikkate alır. Batılı eğitimcilerin ancak 17. yüz yılda fark edebildikleri bu meseleyi Hoca, onlardan çok önce fark etmiş ve uygulamıştır. Buna bağlı olarak da peygamberi bir eğitim geleneğini sürdürerek insanlara akılları, kabiliyetleri ölçüsünde hitap etmekte, onların psikolojik özelliklerini mutlaka dikkate almaktadır. Mesela cimri bir komşusuyla ilgili şu fıkraya bakalım: Bu adam, bir gün göle düşer. Arkadaşları ona yardım etmek isterler. “Elini ver de seni çıkaralım” derler. Fakat, adam boğulup ölme tehlikesine karşın elini vermez. Cimrilik bu denli ruhuna işlemiştir. Onun bu durumunu bilen Hoca bu duruma uygun bir yöntemle adama “ Alın elimi, sizi çıkarayım” deyince adam Hoca’nın elini tutar ve boğulmaktan kurtulur.

Yeni durumlara alışma, insan tabiatının bir özelliğidir. Hoca, bu gerçeği bilen bir eğitimci olarak eğitimde bunu da dikkate alır. Şu fıkrada Hoca’nın söyledikleri bu tutuma örnek olarak verebiliriz: Adamın birine babasında büyük bir miras kalır. Adam, kısa zamanda bu serveti tüketir. Hoca’ya gelerek 2elimde avucumda hiçbir şey kamlardı. Hocam buna bir çare” diye yalvarır. Hoca, gayet sakin “Merak etme yakında bu dertten kurtulursun” der. Adam, sevinçle “Yoksa tekrar zengin mi olacağım” deyince de “ Hayır, parasızlığa alışacaksın.” der.

Hoca, yine söylenmesi gereken doğruları, ulu orta her yerde söylemez. Uygun zamanı kollar. Fırsatını bulur bulmaz da kendine özgü tatlı üslubuyla söyler. Çünkü sözün etkisi için bu zamanlama çok önemlidir. Yine, muhataplarının seviyeleri dikkate almak Hoca’nın bir başka eğitim yöntemidir. Çünkü, Hoca’nın öğrencileri bütün bir halktır. Hatta bunlar arasında

Türk ve Müslüman olmayan bile vardır. Fıkralarından da anlaşılacağı üzere kadın erkek genç ihtiyar yerli yabancı, yönetici… Hoca’nın devamlı ilişki içinde olduğu insanlardır. Hoca, bu anlamda kime hangi dil ve üslupla söyleyeceğini çok iyi bilir. Sözlerinin tesirli olmasının bir sebebi de budur.

Bilim adamlığı konusunda da söylendiği gibi Hoca, boş şeyleri, insanlar bir yararı olmayacak şeyleri asla tartışmaz. Onun tartışacağı konular mutlaka akla ve sağduyuya dayalı olmalıdır. Aksi halde Hoca’yı bu tür tartışmaların içinde göremeyiz. Onu böyle tartışmaların içine çekeceklere de unutamayacakları bir ders vermekte Hoca’nın üstüne yoktur.

Eğitimde somutlaştırma, örneklendirme çok önemli bir husustur. Hoca, bu konuda da çok hassastır. En girift meseleler onun dilinde beş duyu ile algılanabilecek bir hale gelir. Üstelik verdiği örnekler çok canlıdır.

Soru-cevap yöntemi de Hoca’nın sıkça kullandığı tekniklerden biridir. İnsanı düşünmeye, tasavvura ve araştırmaya yöneten bu teknikle konuları hem ilgi çekici hale getirir. Hem de soruyu soranın cevabını bizzat kendisinin bulabilmesini yolunu açar. Üstelik, soruyu sadece kendisi de sormaz. Muhatabının da soru sormasına imkân verir.

Eğitim de ceza bugünün de önemli bir sorunudur. Çağdaş eğitimde ceza onaylanmayacak bir tutum olarak benimsenmiştir. Hoca, ise cezanın hiçbir işe yaramayacağını çağlar öncesinden şu ilginç fıkrasında anlatır. Hoca, öğrencilik günlerinde sınıfa girer girmez duvardaki falakayı görür. Hocasına ne olduğun sorar O da “O falakadır. Cennetten çıkmadır. Yaramaz çocukları terbiye etmeye yarar” der. Hocasında bu cevabı alınca “Peki cennetten çıkanı ne yaparlar?” diye sorar. Hocası da “cehenneme atarlar” der. Hoca, bir fırsatını bulup falakayı ocağa atıp yakar. Hocası durumu fark edince de “Ne yaptın falakayı?” sorusuna “Siz cennetten çıkanı cehenneme atarlar demediniz mi? Ben de falakayı bu yüzden cehenneme attım.”der. Bu tutum, Hocanın hem muhatabını kendi ifadeleriyle bağlama, hem de soru cevap yoluyla muhatabını cevap vermez hale getirmesinin de bir örneğidir.

Yine anlatılan konuya dikkat çekmek, yeri geldiğinde dolaylı, duruma ve konuya göre değişik öğretme teknikleri kullanmak, deneye başvurmak, tanımlarla uğraşmam uygulamaya önem vermek, tek bir kitaba bağlı kalmamak, yararlılık ilkesini gözetmek, yanlıştan dönebilmek, yetenekleri keşfetmek gibi daha pek çok özellik Hoca’nın eğitim metotları arasındadır.

Hocanın eğitimde ele aldığı ve mücadele ettiği meseleler ise ferdi ve toplumu çürüten, tembelleştiren, boş inançlara iten, ahlaki bozukluklara sürükleyen korulardır. Hoca, bunlarla kendi yöntemleriyle mücadele eder.

Mesela emeksiz kazanç peşinde olanlara şu fıkrasında kendine özgü yorumuyla şöyle cevap verir: Hoca pazara giderken mahallesindeki çocuklar ona düdük ısmarlarlar. Hoca, “Peki getirim” der. Ama içlerinden sadece birisi para verir. Hoca akşam üstü pazardan dönerken etrafını çeviren çocuklar “hani bizim düdükler?” derler. Hoca da cebinden sadece bir düdük çıkarıp para veren çocuğa verir. Diğerlerine de “Parayı veren düdüğü çalar” diyerek iyi bir ders verir.

Tembellik en çok mücadele ettiği konulardan biridir. “Allah versin” fıkrasına bakalım:  Hoca, bir gün evinin kiremitlerini aktarmakla meşguldür. Gücü kuvveti yerinde bir adam ısrarla kapıyı çalar. Hoca damdan bakar ve adamı görünce ne istediğin sorar. Adam, azıcık aşağıya gelinde size bir şey söyleyeceğim. Hoca işini gücünü bırakıp aşağı iner. Kapıdaki “Allah rızası için bir sadaka” der. Bunun üzerine Hoca,  hiç istifini bozmadan “Peki öyleyse gel yukarı” der. Adamı dama kadar çıkarır. Sonra da “Allah versin” diye başından savar. Adam “A Hoca, sende hiç insaf yok mu? Bunu söylemek için mi beni buraya çıkardın?” deyince; Hoca, “İnsafsızlık sende. Sen beni sadaka istemek için aşağıya indirirken iyi de ben seni yukarıya çıkarırken fena mı oldu?” diyerek muhatabını susturur.

Hoca, fıkraların da kimilerince kurnaz bir tip olarak gösterilse bile onun en çok tenkit ettiği ve hadlerini bildirdiği insanların başında böyle insanlar gelir. Çünkü kurnazlık, bencililiği ve peşinden muhatabını kandırmayı, onun saflığından yararlanmayı getirir. Hoca böylelerine de hadleri bildirir. Hoca’yı Akşehir’in zengin bir adam evine davet eder. Üstelik bunda çok ısrarlıdır. Ama samimi değildir. Hoca bunun farkındadır. Bu yüzden gitmek istemez. Ama ısrarlara dayanamaz ve daveti kabul eder. Bir akşam üstü bu adamın evine gider. Eve yaklaşınca da adamın pencerenin önünde oturduğunu görür. Kapıyı çalar. İçerden gelen “Kim o?” sorusuna kendisini tanıtarak cevap verir ve ev sahibine haber verilmesini ister. Bir süre sonra birisi kapının ardından “Ev sahibi evde yok, dışarı çıktı” der. Hoca, muhatabını incitmek, ona karşı kızmak bağırmak yerine çelebice şu keskin cevabı verir: “Efendine söyle bir daha dışarı çıkarken başını pencerenin önünde unutmasın.”

Hoca, sadece olumsuzluklarla mücadele etmekle kalmaz aynı zamanda doğruları da öğreten bir örnek ve önderdir. Mesela toplum arasında bir konuda hemen herkes bir olumsuzluğu tenkit eder ama çözüm önerisine gelince kimseden ses çıkmaz. Hoca, böyle bir yanlış karşısında doğru olanı öğreten bir örnektir. Adamın birin evi güneş görmüyormuş. Adam, Hoca’ya bu durumdan yakınır. Hoca adamı dinledikten sonra “Güneş gören tarlan var mı diye sorar. Adam var cevabın verince “ O halde evini tarlaya götür.” Diyerek adamın sorununa çözüm yolu gösterir.[1]

 

[1] Burada Nasreddin Hoca’nın eğitimci yönünü geniş bir çalışma halinde ortaya koyan şu kitabı özellikle anmamız gerekmektedir: Bkn. Bir Eğitimci Olarak Nasreddin Hoca, Abdullah Özbek Konya 2004

 

HOCA BİR GÜN

 

Hoca'nın hanımı hâmileymiş.Bir gece âniden sancılanmış.Komşu kadınlar da koşup yardıma gelmişler.

Hoca Nasreddin'e,telâşla:

--Mum uyandır,mum uyandır! Demişler.Hoca,söyleneni yapmış.

Çok geçmeden kadınlar bebeği sevinçle ellerine aldıkları anda,ikinci bebeğin geldiğini görmüşler.Aynı anda da Hoca,mumları söndürmüş.Komşu hanımlar:

--Efendi,ne yapıyorsun? Şakanın sırası mı? Diye kızınca,Hoca da:

--Elbette şakanın sırası değil;mumu söndürmesem,daha da gelecek arkası!Baksanıza!..Demiş.


Hoca'ya sormuşlar:

--Evlendiğinde kaç yaşındaydın?

--Ne bileyim,demiş,o zamanlar aklım başımda mıydı sanki..


Birileri sormuş:

--Hocam,bir rivâyete göre Çaylak denilen hayvan altı ay erkek olurmuş,altı ay ise dişi; doğru mudur?

--Vallâ,demiş,bu suale hakkıyle cevap verebilmek için bir yıl çaylak olmak gerek!


Hoca,bir gün inaçı mı inatçı eşeğine binmiş giderken sormuşlar:

--Hayrola Hoca,ne tarafa böyle?

--Eşeğin istediği tarafa! Demiş.

 




ANA SAYFAYA DÖN

sayfanın devamı
WWW.SUFLOR.TR.GG


MİHMANDAR  
 


 
Reklam  
   
 
 
 
14.11.2007 tarhinden bu güne kadar 132707 ziyaretçi (364362 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=



   En iyi 10 türk filmi  -  2007-2008 sezonu D.T. Oyunları  -  canlı film izle  -  Oyun Metinleri  -  Tiyatro terimleri  -  Kelebeğin Kalbi  -  Tiyatro Siteleri 

 Ana Sayfa Haberleri  -  Usta Tiyatrocular  -  SİTENİ EKLE  -  Banner ekle  -  Sayaç  -  Namaz Vakitleri 

SUFLOR Bir Kültür ve Sanat Sitesidir  ______________________________ Copyright © SUFLOR.TR.GG - Telif Hakları Adnan KUŞ.' a Aittir.________________________________ 14 / KASIM / 2007


Bir kişinin veya bir eserin bu sitede bulunması, bu siteyi hazırlayanların bu kişiyi desteklediği anlamına gelmez. Bu sitenin amacı bu eserleri kullanıcılarının değerlendirmesine sunabilmektir. Sahibinin herhangi bir isteği olursa, eser siteden derhal kaldırılacaktır.