tiyatrom kardelen
PAYLAŞMAK GÜZELDİR  
  ANA SAYFA
  MÜZİĞİM
  TİYARO TARİHİ
  TİYATRO TERİMLERİ
  DİKSİYON EĞİTİMİ
  SES EFEKTLERI
  TİRATLAR
  OYUN METİNLERİ
  TIYATRO KITAPLARI
  GELENEKSEL OYUNLAR
  ORTAOYUNU VE KARAGÖZ
  NASREDDİN HOCA
  => nasreddin hoca 2
  => nasreddin hoca 3
  => nasreddin hoca 4
  => nasreddin hoca 5
  BUNLARI BİLİYORMUSUNUZ
  PORTRELER
  EBRU SANATI
  EBRU SANATI VİDEOLARI
  USTA ELLER
  ATATÜRK'E GÖRE...
  YAZARLARDAN
  ŞİİRLER
  LÜTFEN OKU
  RESİMLER
  KELEBEĞİN KALBİ
  FİLM İZLE
  TUGRALAR
  2007-2008 SEZONU DT.OYUNLARI
  EN İYİ 10 TÜRK FİLMİ
  TİYATRO SİTELERİ
  ANA SAYFA HABERLERİ
  USTA TİYATROCULAR
  TÜRK HALK MÜZİĞİ ÇALGILARI
  NAMAZ VAKİTLERİ
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  ZİYARETÇİ SAYISI
  Gönül Dostları.. SİTENİZİ EKLEYİNİZ
  BANNERLERİMİZ
Ne yapsalar boş........................
göklerden gelen bir karar vardır
nasreddin hoca 2


EVLİLİĞİ

 

Nasreddin Hoca, fıkralarından anlaşıldığı üzere birkaç kez evlenmiştir. İlk evliliği Akşehir’de olmuştur. Burada ilk olarak dul ve pek de güzel olmayan bir kadınla evlendirilmiş, bu hanımın kısa bir süre sonra vefat etmesi üzerine ikinci evliliğini yapmıştır.

Hoca’nın bu evlilikten Fatma adında bir kızı oldu. Hoca, kızı evlenme çağına gelince onu Sivrihisar’a gelin gönderdi. Fatma Hatun’a ait Sivrihisar’ın eski mezarlığında bulunan 727 tarihli mezar kitabesinin bulunması bu olayı doğrulamaktadır.

Buna göre Fatma Hanım Şubat 1326 tarihinde Sivrihisar’da vefat etmiştir. Mezar taşı ise daha sonra Akşehir müzesine kaldırılmıştır. Fatma Hanım’ın Mevlâna Celâleddin isimli oğlu olmuş ve Sivrihisar’da kadılık yapmıştır. Onun oğlu değerli bilgin Hızır Bey ise(ö.1459) İstanbul’un ilk kadısı olmuştur.[1] Hızır Bey’in oğulları Sivrihisar ve civarında ve Akşehir’de imamlık yapmışlardır.[2] Bu da Hoca ve ailesinin Akşehir’e geldikten sonra Sivrihisar’la bağlarının sürdürdüklerini göstermektedir.

Fatma Hanım hakkında söylenen bir görüş de şöyledir. Hoca, Akşehir’e gitmeden önce yani Konya’daki tahsilini tamamladıktan sonra memleketi olan Sivrihisar’a, Hortu köyüne dönmüş, burada Atike isimli bir hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten de Fatma isimli bir kızı olmuştur.[3]

Bu bilgilerden hangisi gerçeği yansıtmaktadır? Bunu tam olarak şu anda bilemiyoruz. Ama Fatma Hanım, Hoca’nın ister ilk karısı olan Atike Hanım’ın kızı olsun, isterse Akşehir’deki eşinden doğan ve Sivrihisar’a gelin gönderilen kızı olsun kesin olan şudur ki; Hoca, Sivrihisarlı’dır. [4] Çünkü her iki görüş de bu tezi destekler niteliktedir. Öte yandan Fatma Hanım’ın varlığı son arkeolojik çalışmalara göre kesin bir gerçektir. Sivrihisar mezarlığında mezar taşı bulunmuştur. Üzerinde de 1226 da öldüğü yazılıdır. Yine bu konuda Kemal Uzun’un şu yorumu da dikkate alınmalıdır:” Nasreddin Hoca’nın Atike’den doğma ilk kızı Fatma, Sivrihisar’da ölmüş. İkinci kızının adını da Fatma koymuş. Atike, ikinci kızı Fatma ile Akşehir’e gelmiştir.[5]

Nasreddin Hoca’nın Akşehir’de evlendiği eşinden de bir kızı doğmuştur. Bu hanım Dürr-i Melek Hatun’dur. Doğum tarihi belli değildir. Onun da mezar taşı Akşehir Nasreddin Hoca mezarlığı’nda bulunmuştur.

Hoca’nın fıkralarından anlaşıldığı üzere bir de Ömer yahut Şeyh Ömer isimli oğlu bulunmaktadır. Onun mezarı da Sivrihisar’dadır.[6]

Bütün bunlar Hoca’nın Sivrihisarlı oluşu görüşlerin kanıtlanması açısından da önem taşımaktadır.

Şükrü Kurgan da Hoca’nın iki katlı bir evde karısı, bir kızı, bir oğlu ve İmad adlı mollasıyla birlikte yaşadığını söylemektedir.[7] Bir fıkrasında ise iki oğlundan bahsedilmektedir.

 

[1] Yeni Türk Ansiklopedisi c.7 s. 2600
[2] Kemal Uzun, a.g.e., s. 14
[3] Kemal Uzun, a. g. e. ,s. 12
[4] Fatma Hanım, Hoca’nın Sivrihisar’da evlendiği ilk eşinden olan kızıdır ve evlilik çağına gelince Sivrihisar’a gelin gönderilmiştir. Olaya böyle de bakılabilir. Nitekim Kemal Uzun da aynı kanaattedir. Bkn. Nasreddin Hoca Araştırması, s. 13
[5] Kemal Uzun, a.g.e., s. 13
[6] Hürriyetim internet, 23.7. 2003 tarihli “Nasrettin Hoca Paylaşılamıyor” haberiyle ilgili olarak Sivrihisar Belediye Başkanı Fikret Aslan’ın açıklaması
[7] Şükrü Kurgan, a.g.e. s. 17

YAPTIĞI İŞLER

 

Nasreddin Hoca, çok değişik işlerle uğraştı. Fıkralarından çıkan bilgilere göre, imamlık, hatiplik, vaizlik, müezzinlik, cer Hocalığı, kâtiplik, müderrislik, kadılık, mahkemelerde bilirkişilik yaptı.[1]

İlk kadılık görevi, gölge kadılığı(kadı adayı)dır. Sonradan Konya ve Akşehir’de bu görevini sürdürmüştür. Bazı yorumcular ise Hoca’nın kadı olmak istediğini ancak rüşvetle iş yapan kadıları görünce bundan vazgeçtiğini belirtirler. Bu vazgeçmenin Hoca’nın tasavvufi yola girmesiyle de ilgili olabileceği söylenmektedir.[2]

Bir yoruma göre de kadılık görevini Akşehir’e yerleşene kadar yapmış, daha sonra ise bırakmıştır. Ama fıkralarında kadı tipleri ve fetvaların yer alması Nasreddin Hoca’nın kadılık yaptığını düşündürmektedir.

Hoca,  Kendi köyünde, Sivrihisar’da, Akşehir’de ve köylerinde imamlık ve vaizlik de yapmıştır. Akşehir’deki ilk imamlık görevi Kocakapı  (İkikapı) mahallesi camiindedir. Zaman zaman bilgisini halkla paylaşmak için civar şehir ve köylere de gitti. Bu olaya o zamanlar “cerre çıkmak” denilirdi. Kimi yazarların din adamları aleyhinde bir kanıt olarak kullanmak istedikleri “cerre çıkmak” olayı hakkında da kısa bir bilgi verelim. “Cerr” medreselerde bir eğitim ve öğretim uygulaması sayılır. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı döneminde medreseler, Recep, Şaban ve Ramazan aylarında öğrencilerini Anadolu’nun muhtelif yerlerine gönderiler, uygulamalar yaptırırlardı. Bu faaliyet medreselerdeki bilgilerin halka iletilmesi maksadıyla yapılırdı. Bu esnada öğrenciler, halkı daha yakından tanırlar, gözlem yapma fırsatı bulurlardı. Medrese ile halk bu sayede bütünleşmiş olurdu.

Haliyle öğrencilerin bu hizmetlerine mukabil, halk (kendi isteği ile) bir miktar yardım yapmaktadır. Bunu hiçbir zaman “medrese talebelerinin yardım toplamaya çıkması şeklinde anlamamak gerekir.”[3]

Müderrislik de en çok meşgul olduğu diğer bir iştir. Akşehir’de kendi adını taşıyan bir medresesinin varlığından söz edilmektedir. Böyle bir medrese olmasa bile Hocasının ders verdiği medrese yahut medreselerde ders verdiği rahatlıkla söylenebilir.

Hoca, tahsiliyle alakalı bu görevlerin dışında fıkralarından anlaşıldığı gibi terzi çıraklığı, çiftçilik, bakkallık, iplik satıcılığı, zeytin ve yumurta satıcılığı, hatta halk hekimliği gibi işler de yapmıştır. Bunda bir halk adamı oluşunun yanı sıra devrin iktisadi şartlarının da etkili olduğu muhakkaktır.

Hoca, bunların dışında bir ara Kürtlerin yaşadığı bölgeye ve Arabistan’a elçi olarak görevlendirilmiştir. Fıkralarından çıkan bu sonuç için Fuat Köprülü “ itimada şayân” değil demekle birlikte eğer bu bilgi doğru ise bu da Hoca’nın çok yönlü bir insan olarak siyaset alanında da bilgi ve yeteneğe sahip olduğunu göstermektedir.

Yine fıkralarından devrin zor şartları yüzünden zaman zaman da boş kaldığı anlaşılıyor. Yani Nasreddin Hoca, varlıklı bir hayat sürmemiş, geçim sıkıntısı çekmiş, borç içinde kaldığı bu yüzden el içine çıkamadığı günler bile olmuştur.[4]

Kimi bilgiler ise Hoca’nın zengin sayılabilecek bir kişi olduğu şeklindedir. Buna delil olarak ise Hoca’nın bir vakıf medresesinin olduğu şeklindeki bilgilerdir. İbrahim Hakkı Konyalı bir makalesinde böyle bir vakıftan söz etmektedir. Fakat, Hoca’nın hayatının bir döneminde varlıklı olsa dahi ömrünün büyük bir bölümünü yoksulluk içinde geçirdiği daha doğrudur. Ayrıca yine o devrin iktisadi şartları da dikta alındığında Hoca için zengin demek güçleşir.[5]

Nitekim Abdülbaki Gölpınarlı da Hoca’yı bu şekilde anlatır: “Hoca, perdecileri olan, harem ağalarının dolaştığı haremlerde, beyaz topuklu, yalın yüzlü hizmetçilerin, naz ile hırâman olduğu saraylarda yaşamış bir tip değildir.”[6]

 

[1] Hoca(hâce) ismi de bunu doğrulamaktadır. Zira bu kelime hemen bütün Türk lehçelerinde “Efendi, ağa, öğretmen, aile reisi, kâtip, tüccar, ihtiyar” gibi manalara gelmektedir. Tabi kelimenin zaman içinde anlam değişmelerine ve daralmalarına uğradığını da unutmamak gerekir. Bkn. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi c. 3 s. 443
[2] Âlim Yıldız, a.g.y. s. 103[3] Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi s. 554 (Alıntılayan: Abdullah Özbek,  a.g.e., s. 23
[4] M. Sabri Koz, N.Oca Bu Yollarda Neler Gördü? İsfalt/Yol Kültürü Dergisi Temmuz 1998 s.65
[5] İ. Hakkı Konyalı, Akşehir/Nasreddin Hoca’nın Şehri s. 462
[6] Abdülbaki Gölpınarlı, Nasrettin Hoca

VEFATI VE TÜRBESİ

 

M. 1284’te Akşehir’de 76 yaşında iken vefat etti ve Akşehir’in en eski Selçuklu mezarlığına gömüldü.  Daha sonra mezarının üzerine altı sütuna oturan kubbeli bir türbe yapılmıştır. Kendi adını taşıyan bu mezarlıkta medfun olan Nasreddin Hoca’nın ilk inşa edilen türbesinin her yanı açık ve kıble tarafındaki kapısının üzerinde ilginç bir asma kilidin mevcut olduğu bilinmektedir.

Hoca’nın türbesi İbrahim Hakkı Konyalı’nın söylediğine göre M. 1476 yılında harap durumda olan ve 1878’e kadar bu durumda kalan türbe, daha sonraları Akşehir ileri gelenlerince onarılmıştır. Nasreddin Hoca’nın şimdiki türbesi ise II. Abdülhamit zamanında M. 1905’de Konya Valisi olan Faik Bey ile Akşehir kaymakamı Mustafa Şükrü Bey tarafından onarımı yaptırılıp üstüne dört satırlık Türkçe bir kitabe kondurularak bugünkü haline getirilmiştir.[1] Daha sonraki yıllarda da Akşehir Belediyesi tarafından türbenin bakımı ve çevre düzenlemesi yapılmıştır.

Nasreddin Hocanın türbesiyle ilgili pek çok seyahatname yazarı ve Akşehir’de görev yapan kişiler çeşitli bilgiler vermiştir. Bunlardan birisini türbenin fiziki durumunun anlaşılması açısından buraya almak istiyoruz:

“Türbe-i şerifinin tahayyül ettiğimiz gibi vaktiyle dört tarafı açık olduğu halde büyük bir kapısı varmış. Sonraları memleketin ileri gelenlerinden bazıları tarafından üzeri kiremitli ve etrafı tahta parmaklıklı olarak çatı altına alınmıştır. Bazı mahallelerdeki cami şadırvanları tarzında inşa edilmekle şimdi eskisi kadar değilse de yine bina şekli ile muhteviyatının her halinde bir garabet eseri müşahede edilir. Hoca merhumun kabrinin üstüne konan ufacık bir sandukanın başına geçirilmiş büyük bir sarık, mübalağa olmasın ama, sandukanın hemen üçte birini tutuyor. Sandukanın önüne dikilmiş ufak bir taşa irab ve ifadece sıhhati mükemmel olan(!) şu acayip cümle kazınmış:

“Nazihi’t-türbet’ül-merhum el-mağfûr ilâ abdihi’l-gafur Nasreddin Efendi ruhuna fatiha”[2]

 

[1] İ. Hakkı Konyalı, Akşehir-Nasreddin Hoca’nın Şehri s. 463
[2] Bereketzâde İsmail Hakkı’nın Yâd-ı Mâzi eserinden alıntılayan Alpay Kabacalı, Bütün Yönleriyle Nasrettin Hoca s.80-81

MENKIBELERDE NASREDDİN HOCA

 

Nasreddin Hoca’nın tarihsel hayatı ve kişiliğinin yanı sıra hemen bütün büyük insanlar gibi bir de menkıbevi kişiliği ve hayatı vardır. Zaten hayatı hakkındaki tartışmalı bilgiler de bu menkıbevi anlatımlarla ilgilidir. Çünkü, her bölgenin halkı böylesine çok sevdiği birini kendi bölgesine mal etmek istemiş, ona kendine göre bir kişilik kazandırmış ve yine buna göre bir hayat hikayesi tanzim etmiştir. Menkıbe, Hoca’nın kişiliğini öylesine değişik biçimlerde vermiştir ki neredeyse böyle bir kişinin yaşayıp yaşamadığı bile tartışmalı hale gelmiştir. Bu öylesine bir durumdur ki “ Nasreddin Hoca’nın folklora mal olmuş kişiliği, onun tarihi kişiliğin unutturacak güçte bir önem taşımaktadır.”[1]

Bu duruma bir de Nasreddin Hoca’ya ait olmayan fıkraların (Mesela Timur’la ilgili olanlar) ona mal edilince Hoca’ya ilgili olarak fıkraları esas kaynak alanlar Hoca’nın nereli olduğu hangi yüzyılda yaşadığı gibi bilgileri belirsizleştirmiştir. Bu durum normal karşılamak gerekir. Aynı durum Yunus Emre’nin de başına gelmiştir. Onun şiirleri zaman içerisinde nasıl yeniden üretildiyse, başka Yunusların şiirleri ona mal edildiyse, fıkra konusunda da Hoca’nın başına gelen aynısı olmuştur.

Nasreddin Hoca’da bu menkıbevi anlatım yüzünden Sadece Sivrihisarlı veya Akşehirli olarak kalmamış,  yaşadığı coğrafya Balkanlardan Orta Asya’ya kadar uzamıştır. Bu yüzden Hoca’nın hemen bütün bu coğrafyaların hepsinde makamı vardır. Ama her menkıbe, sonuçta bir gerçeğin üstü örtülü biçimidir. Abartılar ayıklandığında menkıbelerden de bir gerçek çıkarmak mümkündür.

Şimdi, Halkın gözündeki Hoca’yı daha yakından tanımak için bu menkıbelerden bazılarına bakalım:

Halkın gözündeki Nasrettin Hoca, çoğu zaman özellikle yaşadığı çağ bakımdan çok farklı bir kişi olarak karşımıza çıkar. Mesela bunlardan ilki Nasreddin Hoca’yı Hallac-ı Mansur ve Seyit Nesimi ile arkadaş yapan menkıbedir. Bu menkıbenin ilginç bir yanı Hoca’nın esprili kişiliğini açıklamaya yarayan bir bilgiyi içermesidir:

Bu menkıbeye göre; “Nasreddin Hoca, Seyyid Nesimi[2] ve Hallac-ı Mansur[3] arkadaştırlar. Üçü de Akşehir medresesinde Seyyit Hayrani’nin öğrencisidir. Mollalar bu üç arkadaşı çok sevmekte, zaman buldukça revak (ev önündeki saçak kubbe, kenarlı oda)da toplanarak Hocanın fıkralarını, Nesimi’nin şiirlerini, Mansur’un öykülerini dinlemektedirler.

Hayrani, bir gün köyüne gitmek zorunda kalır. Çok sevdiği kuzusunu Nasreddin, Nesimi, Mansur üçlüsüne emanet eder. Bunlar bir gün yanlarına kuzuyu da alıp kırlara açılırlar. Bir süre sonra karınları acıkır. Kuzuyu kesip yemeye karar verirler. Mansur kesimi, Nesimi deriyi yüzmeyi üstlenir. Hoca’ya: ‘Ya sen ne yapacaksın?’ diye sorarlar. Hoca: ‘Seyit Efendi Hoca ermişlerdendir. Ondan korkarım kuzuya dokunamam ama pişmişine de dayanamam.’ der, Kuzuyu kesip yerler.

Seyit Hoca köyden döndüğünde durumu öğrenir çok kızar. ‘Kim kesti kuzumu çabuk söyleyin.’ diye haykırır. Mansur başı önünde ‘Ben Hoca efendi’ der. Nesimi de sözünü ardına getirir: ‘Ben de derisini yüzdüm.’ Seyit Hoca bu kez de Hoca’ya döner ‘Ya sen sen ne yaptın?’ Nasreddin Hoca yanıtlar: ‘Ben de onların hallerine hem güldüm hem de etin ucundan biraz yedim.’ O zaman Seyit Hayrani şöyle bir bakar ve: ‘Mansur günün birinde seni de böyle kesecekler, Nesimi, senin de derini yüzecekler, Nasreddin sana da kıyamete dek evet, ta kıyamete dek gülecekler, siz istediniz, bu Allah’ın hükmüdür.’ der.”[4]

Hoca ile ilgili anlatılan menkıbelerden bir kısmın da onun doğumu, öğrencilik yılları, halkla ilişkileri gibi konuları ele almaktadır. Bu menkıbe de Eflatun Cem Güney’in anlatımıyla şöyledir:

 “ Hoca, anasından doğarken, ağlayarak değil, gülerek doğmuş; hem de ağzı yüzü değil, alnının ortası da gülüyormuş…

Hoca, hayatta en çok kula kul olmaktan korkarmış; bundandır. Ne eseye minnet edermiş ne de köseye! Dağa gider, odun eyler; bağa iner, bel beller; daha da her işe koşulur, her yokuşa yorulur, ekmeğini taştan çıkarırmış…

Akşehirliler, Kambersiz düğün, Hoca’sız dernek olmaz, derlermiş; her davetin, her ziyaretin başköşesi onunmuş. Çağrılsa da olur, çağrılmasa da gelip kurulurmuş. Bir iş ayağına dolaşır da gelmezse, yine postu boş dururmuş… Bir var ki, rahmetliyi söze boğdukları için çok kere sofraya tok oturur, aç kalkarmış…

Hoca merhum, dünyada üç şeyden hoşlanmazmış; kara kadı bir, kara gülmez iki, kara eşek üç…

Hoca’nın karısı, ömrünün yarısı imiş; bu hatuncuk bugün Akşehir’in Kozağaç köyünde yatıyormuş…

Hoca’nın eski türbesi, üstü açık, dört duvarı yok, bir “arzullah-ül-vasia” imiş. Öyle iken, develik hanı gibi bir kapısı, kapının da değirmen taşı gibi bir kilidi varmış.

Hoca’nın kendisi ne ise ne… Türbesi de gülermiş, türbedarı da; kapısı da gülermiş duvarı da. İlle o değirmen taşı gibi kilit, insanın suratına karşı öyle bir gülermiş, öyle bir gülermiş ki, de yiğitsen gülme… Er geç insanın başına ağlanacak bir hal gelirmiş. (...)[5]

Bir başka menkıbeye göre de Hoca, küçükken cin fikirli, yaman bir çocukmuş. Kendisine sorulan sorulara anında esprili cevaplar verir, karşısındakini şaşırtırmış.

Mahalle arkadaşları, onu çok severmiş ama, hem kızar hem de kıskanırlarmış. Çünkü küçük Nasreddin hiçbir zaman arkadaşlarının oyununa gelmez, hemen zanlar, oyunlarını bozarmış. Yine de büyük küçük herkes severmiş onu.

Çocukluğunda olduğu gibi gençliğinde de muzip olan Nasreddin, başındaki ince sarığıyla, mektep medrese gördüğünü, ilmiye sınıfından olduğunu her fırsatta ispatlarmış. Sorulan sorulara karşısındakini inandırıcı cevaplar bulur, verirmiş. Ama yine de muzip tarafı ağır basar, arkadaşlarıyla şakalaşmadan edemezmiş.

Nasreddin Hoca medreseyi bitirip Akşehir’e yerleşince eşi dostu ona bir kız bulmuş ve güzel bir düğünle evlendirmişler. Ama pek mutlu bir evliliği olmamış Hoca’nın. Karısı huysuz ve suratsız bir kadınmış. Hoca’ya da epey çektirmiş. Hoca daha sonra bir başka kadınla daha evlenmiş.

Hoca’nın bir oğlu bir kızı varmış. Zekâsını ölçmek için oğluna sorular sorar, kendi espri gücünü oğlunda da görmek istermiş. Bunu görünce de çok mutlu olur, gittiği her yere oğlunu da götürmekten gurur duyarmış.

Hoca, medreseyi bitirince kasaba büyükleri onu mahalle camiine Hoca tayin etmişler. O da büyük bir heves ile işine sarılmış. Fazla bir şey kazanmasa da kıt kanaat geçinip gidiyormuş. Daha sonra bu işe kadılık, öğretmenlik, eklenmiş.

Hoca, çocuklara çok düşkünmüş. Onlarla çeşitli oyunlar onları, onların her müşkilini Hoca çözermiş.

Komşularıyla da yakın bir ilişki içinde imiş. Ancak, tembel, beceriksiz,. Duygu sömürüsü yapan, iki yüzlü, bilgisiz komşularına çok kızar onlara her fırsatta ders vermekten kaçınmazmış.

Hoca’nın en büyük dertlerinden biri hırsızlarmış. Kimi zaman onları doğru yola getirmiş, kimi zaman onlar Hoca’yı soyup soğana çevirmişler.

Bilginler arasında da ayrı bir yeri varmış Hocanın. Medresede okurken zaman zaman Konya’ya gelen ünlü bilginlerle boş ölçüşürmüş.

Türk halkı, Hoca’dan çok sonra Anadolu’ya gelen Timur’dan çok çekmiş. Yardımlarına yine Hoca koşmuş. Halk, çektiği eziyetleri Hocanın fıkraları arkasına sığınarak anlatmı#

MİHMANDAR  
 


 
Reklam  
   
 
 
 
14.11.2007 tarhinden bu güne kadar 133067 ziyaretçi (364957 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=



   En iyi 10 türk filmi  -  2007-2008 sezonu D.T. Oyunları  -  canlı film izle  -  Oyun Metinleri  -  Tiyatro terimleri  -  Kelebeğin Kalbi  -  Tiyatro Siteleri 

 Ana Sayfa Haberleri  -  Usta Tiyatrocular  -  SİTENİ EKLE  -  Banner ekle  -  Sayaç  -  Namaz Vakitleri 

SUFLOR Bir Kültür ve Sanat Sitesidir  ______________________________ Copyright © SUFLOR.TR.GG - Telif Hakları Adnan KUŞ.' a Aittir.________________________________ 14 / KASIM / 2007


Bir kişinin veya bir eserin bu sitede bulunması, bu siteyi hazırlayanların bu kişiyi desteklediği anlamına gelmez. Bu sitenin amacı bu eserleri kullanıcılarının değerlendirmesine sunabilmektir. Sahibinin herhangi bir isteği olursa, eser siteden derhal kaldırılacaktır.